Uzun Aşkın Kıssa’sı

Uzun lafın kısası da lal gibi. Yerli yersiz susmaya başladım ben de. Sadece dinliyorum, görüyorum, anlat… Yetişeceğimiz yerler ıssız gibi, biliyorum, sarıyorum, bizmişiz o orman. Aynı yerden sussak da oluyor bu kez…

Neden olmasın ki? İnsan istedikten sonra, herşeyi yapar. Aslolan, ne istediğini bilmekte, kendini dinleyebilmekte, zihnini susturup, kalbine kulak vermekte, değil mi ama? ”Öyle kolay değil o işler” diyen şeytanlarımız bol tabii, kendi kendimize ördüğümüz duvarlar, bahaneler, geçmiş korkusuyla harç yapıp, gelecek kaygısı inşaa etmekte üstümüze yok çoğu zaman. Korkmayalım mı öyleyse? Peki bu nasıl mümkün? İnsanız, doğamız gereği önce bilinmezden korkuyoruz ki bu çok doğal, bebekler tanımadıkları insanların kucağında ve bilmedikleri mekanlarda önce tedirgin olur, sonra uyum sağlarlar, yani korkmamayı öğrenirler, alıştıkça azalır korkular. Oysa, yeni çağın salgını, bunun tam tersini yaşatıyor bize. Acıya, yalana, ihanete alıştıkça, daha da korkar olduk sevmekten, sevilmekten, yaşamaktan… Halbuki, hepsinin içinden geçip, kurtulmuş olmamız gerekirken, kötü anılara tutunmayı maharet bile sayıyoruz çoğu zaman. Bunu farkında olmadan yapıyoruz, koruma ve korunma kalkanımız, korkularımızdan ibaret. Ne de yaman çelişki! Düşünün, bulacaksınız, kendinize ve yaşayabileceklerinize yaptıklarınızı…

Gelecek bilinmez, geçmişe elimizdeki tek mal varlığımızmışcasına sarılmamız da bundan çoğu zaman. Övünüyoruz anılarımızla, bizi biz yapan herşeyle. İyi hoş, güzel de olan oldu ve hayat akıyor, hayallere yakışmak için, acının içinden geçip, olanı olduğu gibi, ait olduğu yerde bırakıp, yürümeliyiz artık. O zaman, gelecek kaygısı da kalmayacak, yetişecek yerlerimiz de ağrımayacak, yetişecek bir yer olmadığını anlayacağız, biz olacağız o orman… Olduğumuz yerde, yaptığımız kadarıyla tarih yazıyoruz zaten. İçini neyle doldurursak öyle okunacak hikayelerimiz. Sizinkinde ne var, kitabınızı yazsalar, içimiz mi bayar? Yoksa kahkahalara mı boğuluruz? İflah olmaz bir aşık mısınız yoksa? Hepsi bizim seçimimiz. Biliyorum, istemediğiniz şeyler yaşadınız, bazen çok istediğiniz şeyler gerçek olmadı ama hala hayattasınız ve önemini yitirdi o istekler. Yitirmediyse de bir gün, olması gereken zamanda olacak. Dengeyi bulduğunda, istediğini taşıyabilecek güçte olacaksın ve o, senin olacak. Hayatın dengesine ayak uydurmak için, önce kendi dengemizi, dengimizi bulmak, korkudan korkmamayı öğrenmek, tek mucizenin nefes, en kıymetli hazinenin sevmek olduğunu özümsemek lazım. Bu, öyle bin tane hacıya hocaya giderek, ya da kişisel gelişimcilere dünya para ödeyerek, uyduruk sertifikalarla yapılabilecek şey değil. Bir gün yaparsın, ertesi gün, yine dengen şaşar. Herşeyde olduğu gibi, kendine de emek vereceksin, egonu susturmak yerine, dinlemeyi öğrenecek, nefsini hiçe saymak yerine, başını okşamayı düstur edinerek, bir ömür yol alacaksın. Bir sporcu gibi, hergün kendin için, ruhun için çalışacaksın. Üstüne çöken karabulutları dağıtmadan, başka dallarda çiçek açmana imkan yok.

KISSADAN HİS’E…
İnsanlar konuşacaklar, herkes kendi bildiğini sana inandırmaya çalışacak, değişik yöntemler çıkacak, kişisel gelişelim diye. Madem kişisel, kişisel olarak gelişelim gelişeceksek. Herkes kendi yöntemini bulsun, herkes önce düşsün, sonra o burnunu yerden almayı öğrensin. Bence, herkesin kişisel gelişimi kendine münhasır olmalı. Şimdi elimizde varolan birtakım yöntemleri, kesinlikle yadsımıyorum; Sağlıklı yaşam, meditasyon, yoga, hertürlü spor, iyi beslenme vs… Ancak, hiperaktif birine, ”git yoga yap, üç saat meditasyon yap, ışığı gör” derseniz, kişisel gelişmek yerine, ananıza avradınıza doğru gelişim gösterebilir. Bırakalım da herkes nasıl mutlu olacağını, neyle enerji boşaltıp, neyle sakinleşeceğini kendisi bulsun. Benim tek tavsiyem, kendiniz için, sizi mutlu eden birşeyler yapın da, ne yaparsanız yapın. Kendimden örnek verecek olursam, 15 yaşından beri spor yaparım, salon bulamazsam mutlaka yürürüm, bence en büyük meditasyondur. Sağlıklı beslenirim, öyle fastfood hayat alışkanlığım değildir. Ancak canım isteyince, menünün en büyük boyunu yer, üstüne de Nutella kaşıklamaktan geri kalmam. Ohhh canıma da değer, umrumda da olmaz. Arada beni sigara içerken görebilirsiniz ki marifet diye demiyorum, siz yapmayın tabii. Normalde sigara içmem, kafam bozulunca başlar, günde bir pakete yakın içer, bir kaç ay içinde bırakır, yıllarca da içmem. Dengemi şaştığım da oluyor, yolumu bulduğum da, dibi gördüğüm de, masmavi sularda yüzdüğüm de. Elimden geldiğince, o dönemi olduğu ve hakettiği şekilde yaşamaya ve hayatın bana anlatmaya çalıştığı şeyi anlamaya çalışırak geçiriyorum. Bazen de, o bana geçiriyor ama olsun, ona da şükretmeyi öğrendim. ”Yiyecek tokadımız kalmış” diyebilmek de, kendi eksikliğimizdir muhtemelen… Düşmeyi beceremiyordum, artık onu da yapıyorum, kimseye ayıp falan da olmuyor, siz de ezik olmuyorsunuz, gerçek dostlar edindiyseniz, gelip bir güzel kaldırıyorlar. Yük de olmuyorsunuz, zaten kimseye yük olmayı sevmem, işte sevginin önemi de tam burada yatıyor. Sevgide kademe falan yok, yük olan da yok, taşıyan da, gerçek sevgide samimiyet var. Onu ne yapıp edip bulmanız konusunda, ukalaca ısrar edebilirim, geriye kalanını siz bilirsiniz. Parasız da yaşarsınız, hasta da, sürünerek de yaşarsınız bir şekilde ama sevgisiz yaşayamazsınız. İşe, önce kendinizi sevmekten başlamakta fayda var tabii. Kendine hayrı olmayanın, kimseye hayrı olmaz. Olsa da geçicidir o, sahtedir, samimi değildir, kendine veremediği sevgiyi, başkasında arıyordur. Sizi sevmiyor, kendini sevdirmeye çalışıyordur.

Şimdi diyeceksiniz ki ”hem gözünü dört aç diyorsun, hem de korkmadan yaşa’’… Aynen sevgili okur, kör değilsen, hayat sana işaretleri gönderiyor, görmezden gelme ama bunu kuşku ve kuruntu içinde yapıp, zihninin gereksiz kaygılarıyla, kendi yarattığın bahanelerle değil, alma verme dengeni ayarlayarak yapmak lazım. O zaman, kalbinin de sesini duyar, korkmaktan bile korkmazsın. Aynı yerden sussan da oluverir. Beklemediğin yerlerinde çiçekler açar, sözün de, özün de bir oluverir. Sen aslında ne istiyorsun? Sor içine, hergün sor, bıkmadan sor! Cevabı da hayata bırak. Nihai kararlarını insanlara sorma, önünde sonunda, en güvenilir dostun, sana dengeni önce kaybettirip, sonra bulduracak olan sadık dostun, hayattır. Güven bak, bugüne kadar korktun da ne oldu? Korktuğun başına geldi. Şimdi güvendiğini yaşama zamanı, herkese benden yazar sözü…
İşte o zaman, uzun lafın kısası, aşk olur…
Ben bahar dalıyım, ya siz?

Aşk’a uyanın, gerisi kolay…

MERVE ÇALOĞLU

merve@mervecaloglu.com

info@mervecaloglu.com

(Yazıların ve görsellerin tüm hakları saklıdır.)