Günyüzü Bekçisi

Kimseye değil, kendine… Kimse olmasa da kendinle… “Kimse kim, neyse ne” diyebilip, neysen, o olmak… Olanı yazmak, yazdığın olmak çoğu kez… Adam gibi sevmek… Kadın gibi sevmek… Gözyaşına sal kurup, yol almak… Kahkahada boğmak sancıları… Yazmak, yaşamak… Yazmak, medeniyet… Medeniyet, o son dişi de düşürdü, canavar öldü, buna da alışmak… Hep o üç noktayla biten cümleler gibi, ucumuz açık, ucumuz bucağımız, o son noktaya nöbette…

Yazamadım geçen hafta, dilim varsa, elim varamadı, elim varsa, ruhum varamadı. Ne mi oldu? Tarih sayfalarına yazılacak olan, acı dolu zamanlardan birkaç tanesi daha oldu, oluyor, olmaya da devam edecek gibi Türkiye’de… Beşiktaş’ın maçı vardı, maç sonrası iki canlı bomba ve havaya uçan masum insanlar… Hayatımda ilk kez bir şehit cenazesine katıldım, burnumun dibindeydi bu kez terör ve şehidi. Can dostlarımın arkadaşları, anaların kuzuları, birilerinin sevgilileri öldü. Biz de ölebilirdik. Bu, hep bildiğimiz ama birebir yüzleşince, daha da ağır bir gerçeklikmiş, yaşattı hayat. Terör, etkisini, sadece canları alarak değil, geride kalanları psikolojik olarak çökerterek, yaşamı anlamsızlaştırarak, çoğu sektörü, özellikle müzik ve gösteri sanatlarını durdurarak da göstermeye devam etmekte. Hangi birine yanacağımızı şaşırmış durumdayken, ısrarla yaşama tutunmak zorundayız. Sesini, sözünü duyurabilen sanatçı dostlarıma da burada daha büyük sorumluluk düşüyor. Bunca sıkıntının arasında, işini yapamayıp evde oturuyor dahi olsak, umut olmaya, yazmaya, üretmeye, kendi imkanlarımızla, insanlara sesimizi duyurup, yol olmaya devam etmeliyiz. Beddua okumaktan, dilimizin beterine uğradığımızı da düşünmekteyim artık. ”Geberin” dedikçe, geberiyoruz, misal… Lanet okumak yerine, iyiyi, güzeli seçip, terör ve savaş lafını da barış ve yaşamakla mı değiştirsek acaba? Bir deneyelim, belki bir şey olur. Hayat, mutsuzluktan değil, umutsuzluktan bitiyor zira…

Bu kadar ölümle yüzleşince, insan daha da bir sorgular oluyor hayatı. Aslında hepimizin gideceği yer aynı. Öleceğiz… Doğmak gibi, o da mucizelerimizden biri. Üstelik gidenin ardından vahvahlanmak, biz fanilerin zaafı sadece. Kimse bir yere gitmiyor aslında, biz kalıyoruz sadece. Yani sen, ey okur, gidene ”vah vah” derken, kendin burada yaşıyor musun gerçekten? Yaşamayı becerebiliyor musun? Yarın, bir dolmuşa binmiş, 15 dakika sonra bir arkadaşınla buluşmayı planlamışken, bir bombayla havaya uçacağını bilsen, bugün neyi yapmaz, neyi yapardın, hiç düşündün mü? Düşünmedin tabii. Öleceğimizi hiç düşünmüyoruz zaten, ölene bu kadar üzülürken, kendi hayatımızı daha doğru şekilde yaşayamadığımız için kendimize üzülmüyoruz. Hep başkalarında ve sahip olmak istediklerimizde aklımız, o ne demiş, kim ne yapmış, şunu niye yapamadım, buyum niye yok… Hep kendini başka biriymiş gibi yaşama halleri, sanki başkasının hayatını yaşıyoruz. Ya o şehit yakınları, hele anaları nasıl yaşıyorlar, bir düşünmek lazım, onlardan ders almak lazım, yaşamın ne kadar da sonsuz ve kuvvetli bir şey olduğuna dair. Aslında kim olduğumuzla, hayatın ne ifade ettiğiyle ilgilenemiyoruz, gelecek kaygısından… Günyüzü görmeyi beklerken, günü kaçıran, sadık bekçiler olduk, haberimiz bile yok.

Kolay değil biliyorum, ülkenin ve hatta dünyanın bunca çivisi çıkık çarkının içinde, karamsarlığa kapılmamak, panik olmamak kolay değil. Ancak ömür de geçiyor be iki gözüm. Son ararken, yolu kaçırmamak lazım. Bize biçilen bir ömür var ve her ruh, bu dünyaya katacağını katmadan ölmüyor. Buna yürekten inanıyorum. Ölüm, bir sonsuzluğa uyanış… Ateist görüşleri tenzih ederek söylüyorum tabii, bana göre, son değil sonsuzluktur baki olan. Ölüm sebeplerini de aklımız almıyor tabii, terör, trafik, o kötü hastalık gibi sebepler, bize ölümü daha kabul edilmesi zor kılıyor. Oysa, herkesin saati belli, öyle ölmese, bir şekilde yine aynı vakitte, başka sebepten ölecek insanoğlu. Belki de ölme şeklimiz bile, geride kalanlara bir mesaj veriyor. Geçen hafta, bitmeyen acı haberlerle dolu bir haftaydı ve şahsen tanımadığım ama kitabını okuduğum, yaşam koçu ve kişisel gelişimci, bir çok insanın sevdiği Beki İkala Erikli, iş yerinin önünde, silahla vurularak öldürüldü. Sonradan öğrendik ki, katil, eski bir danışanıymış. Haberlerde izlediğim kadarıyla, kadın, gayet akıl sağlığını yitirmiş, yaptığından da bu sebeple pişman olmayan, Beki’nin Şeytan olduğunu ve hepimizi ondan kurtarmak için bunu yaptığını, rahat rahat söyleyen bir karakterdi. Şimdi, Beki’nin ölüm şekli, şehrin göbeğinde biri tarafından vurularak öldürülmüş olması sebebiyle, oldukça dehşet verici bir durum, kabul. Çoğu danışanı da, Facebook hesaplarından, ne diyeceklerini şaşırdılar. İnsanlara yol gösteren, güzelliğe sevk eden, yaratım gücünün elimizde olduğunu, meleklerin hep bizimle olduğunu ve dilersek bizi koruduğunu anlatan bir yaşam koçunun, kendini koruyamamış olmasını, bunu kendine nasıl çektiğini, anlayamadılar. Anlayacak bir şey de yok ortada zaten. Elbette Beki, bunu kendine çekmedi. Eceli geldi ve öldü. O deli kadın, Beki’yi öldürmese, yine o saatte, başka sebepten ölecekti. Ama bu işi yapıyor olmasına rağmen, yardım ettiği bir danışanı tarafından öldürüldü. İşte tam da bu sebepten, giderken, mesajını bırakıp da gitti diye düşünüyorum. Şahsen ben, meleklerden medet ummaya karşıyım, herkesin inancı kendine tabii ama bu tip işlerle uğraşan insanların, kendilerini psikolojik, enerjisel ve fiziksel olarak daha iyi korumaları gerekmekte. İnanç dediğin şey de çok tehlikeli boyutlara varabiliyor, senin girdiğin kapıdan, daha hazır olmadan girmeye çalışan insanlar, kaldıramadıkları noktada, akıl sağlıklarından da olabiliyorlar. O kadın hep mi deliydi, sonradan mı tırlattı, bilemiyorum ama nur içinde yatsın ve Allah yakınlarına sabır versin, Beki’nin ölüm şekli, tüm yaşam koçlarına ders olsun diyebiliyorum sadece.

GÖREVİMİZ MUCİZE!
Yeni yeni akımlar çıkıyor, çıkacak da. Araştırmayı sevdiğim için, hepsine bir bakarım ama asıl gücün, kendi içimizde olduğuna inandığımdan, alacağım bir şey varsa alır, fazla da kafa yormam. Adı üstünde, kişisel gelişim, herkesin gelişimi kendine münhasır, öyle de olmalı. İnsan yaşadıklarından, edindiklerinden, öğrendiklerinden sağdığı birikimlerle, kendi yönünü ve şeklini en iyi kendisi bulabilir. İnancı parayla satmaya çalışanlara prim vermeyin lütfen. Üstelik, bakkaldan ekmek alır gibi ”yaşam koçu sertifikası” dağıtılan bir ülkede ve yolda elini çarpsan 10 kişiden 5’inin ”yaşam koçuyum” demeye başladığı bir dönemde, yağmurdan kaçarken, doluya tutulmanız an meselesi… En yakın arkadaşlarımdan biri de gitti o programlara ve aldı sertifikasını, oldu bize yaşam koçu. Daha dün, ağlayarak, çözemediği erkek arkadaş bunalımı için beni aradı, ‘’ tatlım sertifikana danışsana ’’ demedim. 🙂 Diyemem, çünkü o benim dostum, biz birbirimizin yaşam koçuyuz böyle zamanlarda, çünkü birbirimizin özünü biliyoruz. Bu koçlara, meleklere, enerji çalışmalarına, nefes egzersizlerine (ki çok önemli mevzu) ihtiyaç da zaten, ilişkilerimizi iyi yönetemeyip, yalnızlaşmaya başlamakla doğdu. Sevdiklerine sahip çıkan, iyi dost biriktiren kimsenin, yaşam koçuna gittiğini görmedim çevremde. Arkadaşlarım ve ben, birbirimize gideriz, mevzuyu iki gözyaşı, üç kahkaha, 2 şerefe ve her daim sarılmayla çözeriz. Size, asıl sizi hatırlatacak dostlarınızı ihmal etmeyin, özünüzü, sözünüzü, leb demeden leblebinizi anlayanlardan daha iyi yaşam koçu bulamazsınız. Amaç zaten kendini iyi hissetmekse, insanın kendini iyi hissedebilmesi için, sevdikleriyle geçirdiği hoş vakitlerden başka bir şeye ihtiyacı yok. Üstelik, seans başına binlerce lira ödemeden, hatta paran yoksa, ”gel bu da benden olsun” diyebilen, koç gibi dostlarınız varken. Dönüp hayatınıza bir bakmayı başarıp, kendinizi attığınız kör kuyulardan, kafanızı gömdüğünüz kumlardan çıkartıp, yardımı yedi kat elden değil de sevdiklerinizden isterseniz, hem bu hayat boşa akmaz, hem de içinden ülkece geçmekte olduğumuz bu zorlu günleri daha kolay atlatırız.

17 yaşındaydım, sevgilim öldü, ölüm şeklini de kabul edememiştim o zaman. ”Ölüm uzun, yaşam kısa” diyordum. Şimdi biliyorum ki, şekil bahane ya da mesaj. Ölümle yaşam da, iç içe geçmiş birer sonsuzluk halkaları. Bir gün, bir kapıdan çıkacağız ve aslında herşeyin yolunda olduğunu göreceğiz. Her birimiz, tek tek, o kadar değerli, o kadar anlamlı ve görevli ki… Kattığımız anlamı bir anlasak, bu koca filmi başka bir gözle seyrediyor olacağız. O zaman, ihtirasla oldurmaya çalıştığımız şeyleri ve günyüzü bekçiliğini bırakıp, günün, tam da bugün, kendimizden ibaret olduğunu göreceğiz. Neysek o olacak, adam gibi sevecek, kadın gibi sevecek, üç noktayla bitirdiğimiz cümlelerin sonuna nöbet tutmayı bırakıp, kendi sonsuzluğumuzda, doğru nefes almayı öğreneceğiz.

Yıllara, yaşa, rakamlara pek takılmam ama örneklendirmek açısından; Bence, bu babalar gibi geçen yıllarda, akıl ve ruh sağlığını koruyabilmiş eşsiz Türk vatandaşları olarak, yaşam da biziz, koç da. Unutmayın, doğmak, nefes almak, ölmek, hepsi mucizelerimiz. Buna bir de inadına daha çok sevmeyi eklersek, koç gibi çıkacağız buralardan… Nereden mi biliyorum? İnancım hep sevgiye dair, hiç de yanıltmadı çok şükür, hadi göreyim sizi, koçlarım!
Filmimizin adı: Görevimiz Mucize! Adına yakışalım derim.

Ben umudum, ya siz?

Aşk’a uyanın, gerisi kolay…

MERVE ÇALOĞLU

merve@mervecaloglu.com

info@mervecaloglu.com

(Yazıların ve görsellerin tüm hakları saklıdır.)