Bir Bana Bakıp Çıkacağım

İçimde yine deli deli rüzgarlar, ”ben ve ben” aynı yöne doğru yürüyoruz bu kez… Kendinden öte bir köy var ya herkesin içinde, varmak istediğimiz bilinmezler hep cazip ya, anı kaçırtan, olanı farkettirmeyen, hep olmayana öfkeli yanımızla ya savaşımız; İşte ben bıraktım, savaşmıyorum, uzak köylerden gelen davul sesine karnım tok, kendi cennetimde şarkılar söylüyorum, beklerim… Yapmam dediğim ne varsa yapıp, sevmem dediğim kim varsa sevdim, küsmem dediğim kim varsa da düşman olduk ama faturayı hep kendime kestim, üstünü bıraktım, hayat tamamladı eksiklerimi. İçini temiz tuttuğunda, korunuyormuşsun her türlü kötülükten, test ettim, onayladım. ”Biraz aşktan bahsedeyim’’ derken, her seferinde kafamıza bombalar yağınca, susmakla çığlık atmak arasında biryerlerde şarkılar yazdım. Ne yaptım ne ettim, sonum yine bana vardı çok şükür… Kendini bulunca, ölüm de yaşam da, birbirini bekleyen iki sadık arkadaşlar sadece, bir kabul ediş geldi ki, hoşgeldi, sefalar getirdi, ”bir çay daha içelim’’ isteğiyle, kalsın istiyorum.

Koskoca bir yılı yarıladık, içimiz yarıldı, ölümlerden ölüm beğendik, yine de dirildik, yine de güldük. Şahsen ülke gündeminden iki hafta uzakta yaşamaya çalıştım, ne kadar iyi geldi anlatamam. Mustafa Topaloğlu’ndan hallice, Flash tv’ye imrenerek, uzaydan yayın yaptım, ondan yazamadım iki satır ama hayat yine aktı… Görmediğim dostlarım, meğer neler yaşamışlar ve ben, yaptıklarımla değil de doğduğum gibi olan ben, aslında ne de yolumu gözlemişim, bir gördüm geldim. Beni ben yapanın yeteneklerim olduğunu savunurdum hep, şarkı yazmak, oynamak, çalmak, söylemek… Hayata anlam katamazmışım gibi gelirdi, sanatla uğraşmıyor olsam. Oysa beni ben yapan, sadece varoluşummuş, diğerleri ben olmadan olamazmış, o kafaya da erdim çok şükür. Tüm fazla eşyalardan, gereksiz insanlardan, vakit çalan alışkanlıklardan kurtulmayı başarmış ama halen hafifleyememişseniz, tutunduğunuz şey, belki de kendinizi tanımlama şeklinizdir ve insana en büyük yük de oradan biniverir. Bana binmiş, açtım kapıyı ve bastım tekmeyi. Bu şarkıları yazan mı benim, yoksa koltukta oturmuş boş boş televizyona bakan mı benim, uyurken bir işe yaramaz mı benliğim? Sorun bakalım, asıl siz nerelerdesiniz? Kim ne derse desin, sizi size anlatan, iyi ya da kötü her söze kapılmayın, çünkü siz, sadece ve sadece doğduğunuz kadarsınız, gerisini halledersiniz eğer isterseniz.

Güzel aynalar buluyoruz kendimizi gördüğümüz, iki cümlede cennete dönüyor etraf doğru anlaşıldığımızı hissedince. Sen anlatmadan da anlıyorlar seni, işte onlar gerçeğin, işte orada bul kendini, ey okur… Yaptıkların, hayata anlam katıp, iz bıraksın elbet ama senden götürmesin aslında kim olduğunu. Bir güzel meslektaşım taşlara layık görülüyorsa bugünlerde, yaptıkları hiçe sayılıyorsa, sesi kısılıp, sözü aşağılanmaya çalışılıyorsa, kendini bu kaosun içinde arasa da bulamayacaktır. Sosyal medyadan savunmaya bile ihtiyaç duymadım kendisini, onca güzel şarkı yazmış, alnı ak, gücünü kaleminden, kalbinden, azminden alan bir sanatçının savunulmaya ihtiyacı yok bana göre. Demokrasi arayışını bitirememiş bir toplum olarak, pireye küsüp yorgan yakmamıza da şaşırmıyorum artık. Düşünce özgürlüğünün içini dolduramadığımız sürece, o şarkıları dinlemeye bile layık değiliz belki de… Katılmadığı yürüyüş sebebiyle, seyircisinden mahrum edilen bir sanatçının kırık kalbini tamir etmek için, gerçekten sağlam bir demokrasi anlayışına ihtiyacımız var, tez zamanda inşallah… Sıla’yı da Sıla yapan, yine ve sadece kendisi olacaktır. Şimdilik ancak konserini iptal edebilirler, varoluşuysa iptal edilemez bir gerçektir, yarattıklarıyla sonsuzluğuna sonsuzluk katmasına da, kimsenin iptali yetmez! (kesin bilgi, bknz: sonsuz olmuş sanatçılarımız)

BEN VE BEN
Olağanüstü aşk ilan ettiğimden beri, iki saatte bir değişen duygusal, düşüncesel ve tepkisel dalgalanmalarımıza aldırmamayı kendime düstur edindim. Şahane oluyor. Şu sıralar akıl ve ruh sağlığımızı korumanın en güzel yollarından biri, sakinliği elden bırakmamakır. Gaza gelmelere doyamayan yapımıza biraz nefes aldırırsak, hala ısrarla doğan güneşi, denizin mavisini, göç etmeye hazırlanan leylekleri falan kaçırmayacağız. Hertürlü sıkıntının içinde boğulmayı seçerek, bu hayatta yaşamını sürdüren tüm organizmalara büyük saygısızlık yaptığımızı düşünmekteyim. Hayat bizim demokrasi savaşımızdan ibaret değil, sevilmeyi bekleyen çocuklar, bakalım diye açan, rengine doyulamayan çiçekler, bir kap suyla sonsuz şükran duyacak kediler ve köpeklere de haksızlık etmeyelim. Herşeyle kavgalı, hayatla küs, geçmişiyle düşman, geleceğe inanmayan iki ayaklı, ziyan olmuş beyinler olmak ya da olmamak, işte Hamlet’in laneti …

İki ölüm arasında aşk yaşamak günahsa, bir düşünceyle aforoz ediliyorsan sanatçılıktan, ‘’sevgi” diye bildiğimiz kendi beklentilerimizden ibaretse artık ve dinlemiyorsak birbirimizi, dinliyor gözükürken bile yeni cevaplar peşindeysek, sürekli aynı filmi izlemeye devam edeceğiz. Değişmeyen final de bizim yaratımımız olacak. Söylene söylene öleceğiz, ne içindeki ‘’ben” yerini bulacak o zaman, ne ‘’sen’’ dediğimizi anlamına yakıştıracağız. Nerede kaldı senle ben? Sen kendini bulamadan başkasının seni bulması imkansızdır, mesleki olarak içinden geçtiğimiz yüzyılın üzerimdeki etkisi, iyiliklere, güzelliklere varsın diye, sağduyuyu elden bırakmamaya çalışıyorum, hatta varmanın da değil, yaşamanın peşindeyim. Her halimden anlaşılıyormuş, öyle dedi bu akşam dostlarım, yaşıyormuşum. Bunca kirlilik içinde bunu duymak, mutluluğun sadece büyük refah ve barış ortamıyla sınırlı olmadığının kanıtı bence. Mutlu muyum? İlgilenmiyorum artık… Çünkü mutsuz da değilim. Hayat mutsuz olmakla harcanacak şey değil, hayata tek yakışan şeyse, onu olduğu gibi yaşamaktır. Tam da öyle yapmakta fayda görüyorum, bir anda aynı cümleyi kurduğun insanlar çıkıyor karşına o zaman. ”Ben ve ben’’ lerin anlamı çoğalıyor.

Hepimizin meselesi kendiyle, düşe kalka yürümeyi öğrenmedik mi sanki çocukken? Ben arada yine düşüyorum, hatta kendimi merdivenlerden yuvarlıyorum, uçurumlardan aşağı itip, bana bakıyorum arkamdan. Hiç tanımadığım insanlardan kendimi dinliyor, hiç bir söze inanmadan doğru cevabımı yolda buluyorum. Ve dostlarım… Benim eşsiz limanlarım… Her alabora sonrası beni kıyısında yatıştıran mucizelerime şükrediyorum, çırılçıplak bir aşk bu, yalansız, beklentisiz ve sonsuz. Değişmeyen tek şey, öyle sevmek ve sevilmek, gerisi hep kolay. Ondandır yaşıyor gözükmem belki de, şikayetsiz, olduğum gibi… Ölüm uzun yaşam kısayken, tek gerçek var, o da sevgi. İki kadehten sonra havada uçuşan sahte sevgilerden bahsetmiyorum ama kafalar karışmasın. Bir telefonla sabahın körü kilometrelerce yol yaptırıp, yanında bitiriveren sevgilerden öte köy varsa, vatandaşlık talep ediyorum. Yanında kendini evinde hissettiğin sevgileri, bitmeyen sıkıntılarınızla harcamamaya özen gösterin. Bir çok arkadaşım, ülkeyi terketme girişimindeler şu sıra, tercih meselesi, herkes huzuru nerede yakalayacaksa orada olsun tabii ama kafayı ‘’ben ve ben ‘’ noktasına taşımadan mutluluğa da, aşka da vize vermezler cancağızlarım. Kaçtığın ülke gündemi seni, dilini, huyunu, sevdasını tanımadığın ülkelerde de gelir ve bulur. Olayla olay olmadan, tahammülle değil de sabırla ‘’yaşamayı’’ öğrenerek, olmayana değil de varolanı çoğaltmaya dönüp yüzümüzü yürürsek, senden de benden de adam olacak ey okur… Daha yaşadığın aşkta demokratik değilken, ülkene çamur atıp kaçma. Zoru görünce kaçacağımıza, biraz nefesimize yakışmayı denesek, en domokratik aşıklar olacağız. Otur, bir çay daha içelim, bizden adam olsun be gözüm…
Ben, benim… İptal işlemez, ya sen?

Aşk’a uyanın, gerisi kolay…

MERVE ÇALOĞLU

merve@mervecaloglu.com

info@mervecaloglu.com

(Yazıların ve görsellerin tüm hakları saklıdır.)